HUKUKUN İÇİNDE HUKUKSUZLUK

Geçen gün gazetemizin gündeme getirdiği ve kamuoyunda adeta deprem etkisi yaratan manşetimiz, aslında uzun süredir halının altına süpürülen bir gerçeği gün yüzüne çıkardı.
Türkiye’deki bazı üniversitelerin tıp fakültelerine kayıt yaptıran Kıbrıslı öğrenciler üzerinden yürüyen bu süreç, artık bir eğitim meselesi olmaktan çıkmış, hukukun kişiye göre eğilip büküldüğü bir tabloya dönüşmüştür.

Söz konusu öğrenciler, tıp fakültesine kabul için zorunlu olan A-Level / eşdeğer giriş ve yeterlilik sınavlarında başarısız olmalarına rağmen, çeşitli torpiller kullanılarak üniversitelere kayıt ettirildi. Bugün gelinen noktada, bu öğrencilerin bir kısmının üniversiteyle ilişiği kesildi, bir kısmı ise mezun olmasına rağmen diplomasını alamadı. Çünkü kabul şartlarıyla, kayıt sırasında beyan edilen bilgiler örtüşmüyor.

Dosyaların bir bölümünde durum çok daha ağır. Bazı öğrencilerin üniversiteye girişte sunduğu belgelerin yalan beyana dayalı olduğu tespit edildi. Hemde ülkemizde hukukun içerisinde çok önemli konumlarda olanların çocukları.
Bu noktadan sonra “bilmiyordum” savunması yapamaz.
“Ben yapmadım ailem yaptı” gerekçesi de hukuken hiçbir karşılık bulmuyor.
Türkiye’deki hukukçulardan alınan net görüş şu:
Açılacak davalar kaybedilecek.
Çünkü bu, basit bir usul hatası değil; doğrudan hukuka aykırılık ve sahte beyan meselesidir.

İşin trajik tarafı şu ki, bu sürecin asıl sorumluları çocuklar değil; yıllar önce “ne olursa olsun tıp okuyacak” diyerek büyük torpillerle, baskılarla, kapılar aşındırarak bu yolu açan anne ve babalardır. Bugün yaşanan yıkım, o gün yapılan yanlışların gecikmiş faturasından başka bir şey değildir.

Ancak mesele burada da bitmedi. Uzun süredir KKTC Eğitim Bakanı’nın yoğun girişimleriyle, hem Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü hem de Yükseköğretim Kurulu (YÖK) nezdinde görüşmeler yürütüldü. Üniversite yönetimi, başlangıçta sorunun çözülmesini istese de, açık bir hukuksuzluğa imza atmamak için sorumluluğu YÖK’e yönlendirdi.
Rektörlük açıkça şunu söyledi:
“Bu iş, ancak YÖK Başkanlığı’nın yazılı talimatıyla çözülebilir.”

Ancak YÖK Başkanı da bu riski almak istemedi. Çünkü aksi hâlde, kendisi de hukuksuz bir işleme ortak olacaktı. İşte tam bu noktada, Türkiye’de tehlikeli bir formül masaya geldi:
Hukuka aykırı durumu düzeltmek yerine, yönetmelik değiştirerek usulsüzlüğü yasal hâle getirmek.

Plan şu;
Tanınmış, nüfuzlu, makam sahibi ailelerin çocuklarını kurtarmak için, mevcut kuralları esnetmek değil; kuralları baştan yazmak.
Böylece geçmişte yapılan usulsüzlükler, kağıt üzerinde “hukuka uygun” hale getirilecek
Yani sıradan bir vatandaş için kapalı olan kapı, gücü olanlar için bir gecede açılacak.

Bu kapsamda rektörlük tarafından hazırlanan yönetmelik taslağı, Külliye’ye, Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasına sunulmak üzere gönderildi.
Erdoğan’a ne gibi gerekçe veya nasıl sunulacağı ise bilinmiyor!
Eğer bu yönetmelik Erdoğan tarafından imzalanırsa, sadece hâlen kaydı devam eden bazı öğrenciler için çözüm üretilebilecek.
Mezun olup diplomasını alamayanlar ile yalan beyanla kayıt yaptığı tespit edilenler bu düzenlemenin dışında kalacağı görüşü hakim yani
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Kanunu (TCK), hukuki kanunların geriye yürümezliği ilkesini esas alır.

Bugün önümüzde duran tablo nettir:
Eğer sıradan bir aileyseniz, çocuklarınız bu sistemde yanar.
Ama yasa değiştirecek gücünüz, yönetmelik yazdıracak nüfuzunuz varsa; hukuksuzluk bile “yasal” hale getirilebilir.

Bu mesele artık birkaç öğrencinin kurtulup kurtulmaması meselesi değildir.
Asıl soru şudur:
Hukuk, herkese eşit mi uygulanacak, yoksa güçlü olanın ihtiyacına göre mi yeniden yazılacak?

Konuya ilişkin kamuoyunun merak ettiği öğrenci ve ailelere dair bilgiler, haber alma hakkı çerçevesinde , önümüzdeki süreçte kamuoyunun bilgisine sunulabilecek niteliktedir.

Eğer bugün bu usulsüzlük yönetmelikle örtülürse, yarın çok daha büyük hukuksuzlukların önü açılır. İşte bu yüzden mesele çocukların kurtuluşu değil, hukukun onurudur.